Yalçın Küçük

Yalçın Küçük


KAYBOLAN YILLARIMIZ

27 Ekim 2020 - 01:00

Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki ne olup bittiğini anlamak gerçekten zor.
Kimileri sokağa çıkamıyor korkusundan.
Kimilerinin olan biten umurunda değil.
Her yıl okullar zamanında açılır zamanında kapanırdı.
Okul servisleri vızır vızır dolaşırdı sokaklarda.
Üniversitelerin açılış merasimleri yansırdı televizyon ekranlarına.
Bu yıl ise bir anda format değiştirdik, online eğitime geçiverdik.
 Her şey çok hızlı artık.
Halbuki daha şunun şurasında ne kadar oldu ki?
Şöyle geçmişe doğru bir yolculuk yapıyoruz hop ilkokul yıllarımızı hatırlayıveriyoruz.
Sonra ortaokul, lise ve gidenler için üniversite yılları…
O yıllara dönmek istiyorsun bazen de…
Köylerde evi ya da akrabası olanlar okulların kapanmasını dört gözle bekler ve okullar kapanır kapanmaz soluğu köylerde alırdı.
Belki daha 7-8 yaşlarında olmanıza karşın nedense bir köy özlemi oluşur insanın içinde.
Dağların, taşların, kuşların, bağların  bağrında geçerdi günlerin tamamı.
Dallardan haymalar kurulurdu.
Şimdiki nesil bilir mi bilmem.
Gerçi şimdiki nesil pekçok şeyi de bilmiyor ya neyse…
Haziran sonu Temmuz başı gibi bağda üzümler olmaya başlardı.
Eşekler üzerinde taşınırdı o toplanan üzümler.
Şimdilerde eşekleri de göremez olduk.
Buğday kaynatılır, damlara çekilirdi kurusun diye.
Sonra o buğdaylar değirmenlere götürülürdü eşek sırtında dövme yapılıp sonra da tarhana olsun diye.
 Bir gün önceden büyük avrana kazanları hazırlanır, pınardan getirilen su ile doldurulurdu.
Sabahın erken vaktinde kazanların altı yakılırdı.
Öğleye doğru fokurdamaya başlayan dövme sürekli karıştırılmak zorundaydı, yoksa dibi tutardı.
Ne kadar iyi karıştırılırsa dibindeki tutulma o kadar az olurdu.
İkindi vakti dinlenen dövme aşı bir çok kişinin katılımı ile evin damına taşınırdı.
Bir yandan taşınırken, bir yandan da yoğurtla buluşurdu.
Altta dallar, üstünde patıska bezi, yoğurtlanmış, yoğrulmuş tahrana aşı dinlenmek ve biraz ekşimek üzere sabah ezan vaktine kadar dinlenmeye, tabiri caizse demlenmeye bırakılırdı.
Konu komşudan tamamlanan kavaktan yapılmış şaptalar üzerine gelinler, kızlar elleriyle sererdi tarhanayı.
Evlenecek oğlu olan anneler kızları süzerdi gizliden gizliye kimin eli çabuk, kim tarhanayı güzel seriyor diye.
Sabah güneş henüz ortalığı ısıtmadan biterdi tarhana serme işi.
İkindi vakti ise işin en güzel yanı başlardı.
Çiğ üzerinde firik yeme.
Bir yandan firik yiyenler, diğer yandan komşulara firik gönderme telaşında olan annelerimiz.
Ya masereye üzüm çekip, onları tepelemek, gece yarılarına kadar üzüm suyunun pekmeze dönüşme sürecine bire bir tanıklık etmek, Ardıç ağacından yapılmış kenarları tırtırlı tahta kaşıklarla kaynayan pekmez kazanlarının başında köpük yalamak.
 Biz başka bir dünyanın çocuklarıyız galiba.
Sanki zorunlu olarak dünyamızdan ayrılıp başka bir dünya ya gelmiş gibi hissediyorum bazen…
Köyde öküzlerle birlikte tarla sürdüğümüz günler gelir aklıma…
Bakın şimdi ki şu hali pürmelalimize.
Ellerimizde akıllı cep telefonlar, herkes kendi odasında, pandemi, Covid-19 haberleri.
Yazla beraber geçer gider sandık ama olmadı, aksine vaka sayılarında artışlar devam ediyor.
Güzel bir söz vardır “Ne kadar yaşadığın değil, nasıl yaşadığın önemli” diye…

YORUMLAR

  • 0 Yorum