logo

BİZ NE MEKTUPLAR GÖRDÜK


Yalçın KÜÇÜK
yalcinkucuk7@gmail.com

Son günlerde bir mektup mevzuu var ve hemen herkesin dilinde o meşhur mektup var.

Tarih sayfalarına şöyle bir göz attığımızda bu mektubun ilk olmadığını rahatlıkla görebiliriz. O zaman biraz tarihe yolculuk yapalım sonra günümüze geri dönelim…

1964 yılında ABD Başkanı Jonhson’dan Ankara büyükelçiliğine şifreli bir mesajla gelen ve dönemin Başbakanı İsmet İnönü’ye iletilen meşhur mektup, ABD’nin kendi peyki olarak gördüğü Türkiye’ye gönderdiği terbiye edici mektupların en meşhurudur.

Nato’ya girişimizden itibaren ülkemiz içerisinde oluşturulan derin ABD gladyosunun ilk belirleyici müdahalesi 27 Mayıs ihtilali oldu.

Seçilmiş hükümetin darbe ile saf dışı bırakılarak kontrol sağlandığı ülkemizde, bu tarihten itibaren ABD ağırlığı açıkça hissedilir hale gelmişti.

1,5 yıl kamuoyundan saklanan ve ancak 1966’da Hürriyet Gazetesi tarafından yayınlanan mektup, ABD’nin Türkiye’yi terbiye etme metodları arasına girmişti.

Kıbrıs bunalımı sürecinde tehdit diliyle yazılan ve bir şantaj mektubu olarak gönderilen mektup, ABD’li diplomatlar tarafından zaman tayinleri yapılırken; “mektuptan önce-mektuptan sonra” şeklinde tarih ayırımlarına bile sebep olmuştur.

 Ancak bizim açımızdan en mühim sonucu Kıbrıs Barış Harekatının 10 yıl gecikmesine sebep olmasıdır!

1964’den bu güne çok mektuplar geldi.

Yine bir askeri harekat öncesi bir mektup bu sefer de Başkan Trump’tan geldi. Geldi, ama bu sefer netice vermedi.

Jonhson mektubu Kıbrıs harekatını 10 yıl ötelerken, Barış Pınarı Harekatı için saniye tehirine bile sebebiyet vermedi.

Aradaki en mühim fark budur herhalde.

O dönem Türk hükümetinin elini kolunu bağlayan mektup, bu dönem cevabını Barış Pınarı ile alarak, değersiz kağıt hükmüne düştü.

Köprülerin altından çok suların altığı malumdur.

1964’te doğan bir çocuk bugün torun sahibidir.

Türkiye’nin terbiye edilme dönemi sona erdi.

Bunu artık kendileri de fark etmeye başladılar.

Görelim mevlam gelecek devranlarda kimin fermanını yürüte…

Bugüne dönüş yapmışken önce ABD ile Ankara’da, sonra Rusya ile Soçi’de varılan mutabakatların ortaya koyduğu diplomatik kazanımlara da değinmek gerekiyor.

Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı, Pençe, Kıran ve nihayetinde Barış Pınarı Harekatları ile Türk Silahlı Kuvvetlerinin Suriye, Irak ve yurt içinde gerçekleştirdiği büyük ölçekli askeri harekatlardaki üstün başarısı, son bir hafta içinde birbirinden değerli iki önemli diplomatik başarıyı da beraberinde getirdi.

Türk ordusunun zaten bilinen yüksek harp kabiliyetinin şimdi de, büyük oranda yerli konvansiyonel silahlarla Cumhuriyet Tarihinin zirvesine çıkmış olması; içeride öz güven patlaması yaşatırken, dışarıda da en üst seviye karşılık buldu.

İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminden itibaren son 75 yıldır dünya hakimiyetini doğu-batı ekseninde paylaşan iki süper güç olan ABD-Rusya ikilisiyle gerçekleştirilen ve bu açıdan cumhuriyet döneminin en mühim diplomatik neticelerinden olan bu mutabakatların temelini, harp sahasında elde edilen üstün başarı oluşturmaktadır.

Dünyanın ilk on askeri gücü arasında en dinamik ve tecrübelisi olan Türk Ordusu bugün geldiği seviye itibarıyla Türkiye’nin ulaştığı gücün de göstergesi oldu. Bunun sonucunda diplomasi masalarına daha rahat ve buyurgan tarzda oturulur hale geldi.

Soğuk Savaşın sona ermesiyle ABD’nin ilan ettiği tek kutuplu yenidünya düzeni, gün itibarıyla çökmüş bir teoridir.

Artık ABD ve doğal müttefiki AB, dünya üzerinde tek taraflı otoritesini yitirmiş durumdadır.

Avrupa’nın hemen doğusundan başlayıp, Asya-Pasifik bölgesine uzanan coğrafya dünya siyasetini çoktan şekillendirmeye başlamıştır.

Bu süreçte Türkiye büyük güçlerin rekabet alanlarının oluşturduğu boşluğu değerlendirmeyi bilerek, en azından bölgesinde birinci derecede oyunbozan ve yeniden oyun kuran fonksiyonu icra etmeye başlamıştır.

Türkiye, bugün çok ciddi anlamda sağlam ve kararlı adımlarla yükselen bir güç olmayı başarmıştır.

Özellikle tarihi hinterlandı olan ve her zaman işimizin olduğu Ortadoğu coğrafyasında, artık Türkiye’ye rağmen ve Türkiyesiz netice almak neredeyse imkansız hale gelmiştir.

Yaklaşık yüz yıl sonra batı emperyalizminin güç kullanarak çıkardığı bu coğrafya, yeniden Türk Nizamının ayak seslerine şahit olmaktadır.

Her şeyin hala çok zorlu olduğu coğrafyamız, bir ölüm-kalım savaşı şeklinde çetin bir sınavdan geçmektedir.

Türkiye, sınırlarında 10-15 gün öncesine göre çok daha güçlü ve rahattır.

Lozan’la bize dayatılan ve sürekli sınır problemi oluşturarak kontrolsüz bir hat olması sağlanan güney sınırımız uzun soluklu ve derin yaralarımızın da ana kaynağı oldu.

Güney sınırımızın dağlık alanlar olması kontrolü çok güç bu alanların ülkemize yönelik terör, yasa dışı girişler, kaçakçılık, sızma gibi her türlü illegal ve tehdit içeren faaliyetlerin de kolaylıkla yapılmasını sağladı.

Oysa dağların hemen güneyinden başlayan düz arazi sınır kontrolü için çok daha müsait bir zemin teşkil etmekteydi.

Bugün oluşmuş fiili durum, askerimizin büyük oranda dağlık alanların güneyindeki düz zemine yerleşmiş olması hasebiyle çok daha kontrolü yüksek bir sınır güvenliği imkanı tanımaktadır.

Barış Pınarının; harekat daha sonlanmadan diplomasi alanında getirmiş olduğu Ankara ve Soçi Mutabakatları, neticeleri uzun vadeli alınacak bir kazanım sürecinin de başlangıcı oldu.

Bugün, Türkiye haklı isteklerinin oyalama taktikleriyle verilmemesi karşısında askeri seçeneği devreye sokar bir ülke durumuna gelmiştir.

Tüm dünyanın kamplaştığı şu süreçte ABD ve Rusya; bizimle çatışmayı göze alamayarak, ülkemize alan açmaktan başka çare kalmadığını fark etmişlerdir. Son askeri ve diplomatik gelişmelerle ABD ve Rusya, artık ülkemizin dünya ölçeğinde etkin bir güç konumuna yükseldiğini kabullenirken, asıl kaybedenin ise ABD olduğu ortadadır.

Türkiye üzerindeki psikolojik üstünlüğünü kaybeden ABD, tüm dünyanın gözü önünde zor karşısında çekilen taraf olma durumuna da düşmüştür.

Operasyonel kabiliyeti ve cesareti sarsılan ABD, dünyanın diğer yerlerindeki adımlarına karşı da reaksiyonel tutumlara cesaret vermiştir.

Psikolojik üstünlüğünü kaybeden devletler için, bir sonrası geri adımlar olmakta ve süreç çorap söküğü gibi gelmektedir.

Uzak Doğu Asya’da Çin-Hindistan ölçeğinde yükselen güç merkezleri, en batıda Türkiye’ye varıncaya kadar gelecek vadeden yeni bir yükselişe, daha doğrusu Asya’nın yükselişine sahne olmaktadır.

Batı ise, Sanayi Devrimi ile başlayan ve zirvesini Soğuk Savaş’ın hemen ardından gördüğü küresel ölçekteki hegemonya ve yayılma döneminin de nihayetine gelmiş durumdadır.

Gelinen durum, önce ABD sonra Rusya ile varılan mutabakatların Suriye ölçeğinde uzun soluklu ve belki de kalıcı bir sakinleşmenin ve anayasal yeni düzene geçişin sinyallerini de vermiştir.

Mutabakatın uygulanması durumunda terörden arındırılacak bölge ilk etapta yerinden oynatılarak muhacir durumuna düşürülmüş milyonların uzun bir şeritte ve kendi ülkelerinde yaşam sahasına kavuşmaları sonucunu doğuracaktır.

Bu plan başarıyla gerçekleşirse, bundan sonraki sürecin Rusya-Türkiye öncülüğündeki yeni Suriye’nin anayasal düzlemle normalleşmesi şansını doğurur.

ABD’nin ikiyüzlü, sinsi ve güvenilmez siyaseti, bölgede Türkiye’yi elini daha açık oynanan Rusya’yla politik adımlar atmaya itmektedir.

Ancak her iki tarafın da, YPG’yi kastederken bilinçli olarak “Kürtler” ifadesini kullanarak terör örgütünü sosyolojik bir temele dayandırıp, sinsi bir argüman geliştirmeye çalıştıklarına şahit olmaktayız.

Türk Hariciyesinin karşı refleksi bu ifadenin teamül haline gelmesine engel olmaktadır.

Bu çok tehlikeli adımla PKK/YPG-PYD, Kürtlerin temsilcisidir algısının oluşması en başından engellenmelidir.

Bölge, sürekli kaos ve çatışma içerisinde parçalanmadıkça İsrail’in kuzeye doğru genişlemesi de mümkün değildir.

Türkiye’nin her geçen gün büyüyen ve yükselen gücü İsrail’in bu planlarının boşa çıkmaya başladığının da işaretidir.

Bu sebeple en büyük tehdit olarak gördüğü Türkiye’nin bir şekilde durdurulması olmazsa olmazdır.

Yarınların ne getireceği kesin olarak bilinmez.

Ama gidişat ülkemizin bölge ve dünya ölçeğinde etkisinin giderek arttığı ve terazinin dengelerinde daha ağır bastığı şeklindedir.

En kritik nokta iç huzurun ve barışın korunarak, milli meselelerde iktidar ve muhalefet olarak birlikte hareket etme ortamının sağlanmasıdır.

Share
#

SENDE YORUM YAZ

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER KÖŞE YAZILARI

  • Günahtan daha şer

    22 Kasım 2019 Köşe Yazıları

    Avvam bin Huşeb buyurdu ki: “Günahı takip eden dört şey vardır ki, işlenilen günahtan daha şerlidir: 1-Kulun nefsindeki günah arzularını söküp atmadığı halde dil ile istiğfar etmesi, 2- Cezasının Allah tarafından hemen verilmemiş olmasına aldanması, 3 – Günahında ısrar etmesi, 4 – Günahını müteakip bir tâat işlediği zaman, bu tâat sebebiyle günahı bağışlanmamış olduğu halde, ‘Günahtan sonra bir tâatta bulundum, o halde günahım bağışlanmıştır’ diye sevinmesi.” Abdullah bin Abbas buyuruyor ki: “Allah’a itâat eden bir kimse, n...
  • PARAGÖZ DÜNYA

    22 Kasım 2019 Köşe Yazıları

    Ben ülkemin zaman çizelgesini ikiye ayırıyorum. 1980’den önce ve 1980’den sonra. 1980’den sonra birçok şey kalmadı. Artık cesur, dürüst ya da yardımsever değiliz. Varsa da ben rastlamıyorum, o kadar az o eski insanların sayısı. Artık her şey parayla ölçülüyor.  “Misafire” yer yok bu paragöz dünyalarımızda. Kimse hiçbir şeyini kimseyle paylaşmıyor. Sobanın başında toplanıp dedelerin, nenelerin hikayelerini dinleyen, kestane yemek için sabırsızlanan, çayın fokurtusunu, mandalina ve portakal kabuklarının ko...
  • Üstüne Söz Söylenmez (2)

    21 Kasım 2019 Köşe Yazıları

    Baktığımız zaman bugünkü medeni dünya bile çok şeyi İslam’a borçludur. İslam’ın o dönemde ezilen kadınlara verdiği değer ve hakkı; onları değersiz gören bir anlayışa karşı mirasta hak tanıyan, bütün insanların Allah katında eşit olduğunu savunan bir anlayışı hâkim kılıyor. Kendisiyle konuşmak için gelen birinin titrediğini görünce: ‘Ne korkuyorsun!Ben de senin gibi kurutulmuş deve eti yiyen dul bir kadının çocuğuyum’ anlayışıyla hareket eden bir Nebi. İşte bu gibi değerler nedeniyle rahmet devleti kısa zamanda İslam medeniyetine dönüşmüştü...
  • BUNUN ADI İHANETTİR

    21 Kasım 2019 Köşe Yazıları

    İçimizdeki hainlerin yaptıkları ahlaksızlıkları görünce dışarıdakilere söyleyecek sözümüz kalmıyor. Ve ne yazık ki zehirlenmiş bir sosyoloji bu ahlaksızlıklara itibar etmek suretiyle yalancılığı, ahlaksızlığı ve ihaneti muhalefet diye yutturmaya çalışıyor. Ülkemizin istikbali ve istiklali için yapılması zorunlu olan ve güneyimizde bir terör devleti kurulmasını önleyerek büyük kazanımlar elde edilen Fırat Kalkanı, Zeytindalı ve Barış Pınarı harekatlarında da (azeteci, siyasetçi, akademisyen ve emekli asker kılıklarına bürünmüş içimizd...